Dünya, kendine özgü bir cevheri otomasyon farkındalık düzeyine sahip eşsiz bir cevherdir. Bu farkındalık düzeyleri, gezegenin farklı manyetik alanlarında çeşitli alternatiflerle şekillenmiştir. Sahip olduğu bu benzersiz farkındalık, varlığında hayat bulan tüm canlıları besler ve yüceltir. Dünya, küresel bir evdir ve bu evin tek sahibi, tüm insanlık ailesidir.
Ne yazık ki, insanlık yaşam bulduğu bu sonsuz bereketli evini tahrip etmeye ve kirletmeye devam ettiği sürece, Dünya’nın kendine özgü otomasyon farkındalık düzeyleri bu tahribattan etkilenecek ve etkiye karşı güçlü bir tepki verecektir. İnsanlığın yıkıcı etkisi arttıkça, Dünya’nın tepkisi de artarak çoğalacak ve bir direnç gösterecektir; nitekim bunun belirtilerini hali hazırda yaşıyoruz. Küresel ısınma, aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı ve okyanuslardaki plastik kirliliği gibi sorunlar, gezegenimizin bize verdiği açık sinyallerdir. Bu gidişle, bir süre sonra Dünya yaşanmaz bir hale geldiğinde, insanlık yaşayabilecek başka ortamlar aramak zorunda kalacaktır.
“Yaşanabilecek başka ortamlar aramak“… Kulağa hiç de hoş gelmiyor. Dünyadaki yaşam kaynakları tükenirse başka gezegenlerde yaşanabilir ortamlar arama fikri, ne kadar da ürkütücü.
Ünlü gökbilimci Carl Sagan’ın “Soluk Mavi Nokta” adlı eserinde Dünya’mızı kozmik bir perspektiften tanımladığı gibi: “Üzerinde yaşadığımız bu nokta, bütün sevinçlerimizin, acılarımızın, binlerce dinin, ideolojinin ve ekonomik doktrinin, her avcının ve toplayıcının, her kahramanın ve korkağın, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısının, her kral ve köylünün, her seven çiftin, her anne ve babanın, umut dolu her çocuğun, mucitlerin ve kâşiflerin, her ahlak öğretmeninin, yozlaşmış her politikacının, her ‘süperstar‘ın, her ‘yüce lider‘in, insanlık tarihindeki her azizin ve günahkârın yaşadığı yerdir.” Bu sözler, Dünya’nın sadece biyolojik değil, aynı zamanda kültürel ve tarihi bir miras olduğunu, eşsizliğini bir kez daha hatırlatır.
Oysa Dünya, kendi varlığıyla sonsuz güzelliklere sahip, hatta sonsuz uzayın her bir koordinatında varlık sürdüren diğer yaşamları bile kıskandıracak niteliklere sahip eşsiz bir gezegendir. Öyle ki, varoluşun ilk anından itibaren sonsuz sınırsız uzay bilinç koordinatlarında bu mahal hedeflenmiş ve varoluşun mimarları, kendilerine özgü haslet, değer ve keyfiyetleri buraya teksif ederek, aktif varoluşlarını aktif yaratılışa dönüştürecek imkanlarla donatmışlardır.
Dünya, varoluşunun ilk anından beri, yaratılış sırrına binaen evrimsel oluşlar kategorisine girenler için sınırsız alternatiflerde koşullar oluşturmuştur; yine kendisine ait cevheri otomasyon farkındalık düzeyleri aracılığıyla.
Bu cevheri otomasyon farkındalık düzeyleri, Dünya üzerinde farklı karakterlere sahip manyetik alanlar yaratır. Bu manyetik alanların içinde kalan tüm evrim prototipleri, bulundukları manyetik alanlardan etkilenerek ona uygun tavırlar, algılayışlar ve yaşam şekilleri geliştirirler. Bu etkileşim, varlıkların beslenmesinden gelişimine kadar her aşamada rol oynar.
Çok basit bir örnekle: bir çam kozalağı bile, içinde bulunduğu bitkinin bu manyetik alana ait farkındalık düzeylerinden etkilenerek, kendi varlığındaki atomik farkındalık düzeyleriyle gelişimini sürdürür. Onun kuruyup bozulmadan kalmasındaki sır da yine bu etkiye dayanır. Japonya’daki “bonsai” ağaçlarının, kökleri kısıtlı bir alanda kalmasına rağmen, bulundukları ortamın manyetik ve enerji alanlarıyla etkileşime girerek binlerce yıl yaşayabilmeleri, bu enerjisel etkileşimin ve adaptasyonun çarpıcı bir örneğidir.
Dünya üzerinde varlık gösteren her yaşam, bu manyetik alanların etkisiyle evrimsel süreçlerinde çeşitli nitelik ve kıstaslarda değişimlere uğrar. Ana manyetik alanlarda yapılacak bir değişiklik, o manyetik alanlarda yer alan her bir popülasyonda da değişime yol açacaktır. Bilim insanları ve kaşifler, keşifler süresince Dünya yüzeyinde farklı yerlerde yaşayan evrimsel türleri (bitki, hayvan) kendi ortamlarından alıp çok farklı ortamlara taşımışlar ve götürdükleri ortamlara adaptasyonunu sağlayarak türlerin farklı frekanslarda yayılmasını sağlamışlardır.
Tüm bahsedilen bu gelişim ve değişimlerde başrol insan faktörüne aittir. Bitki ve hayvan insan faktöründen etkilendiği gibi, insan da insandan etkilenir. İnsanlar sosyalleşme içinde varlık gösterebilen canlılardır. Sosyalleşme ihtiyacı duyan varlığın en küçük sosyal birimi ise ailedir. Aile fertlerinin algılayışları, inanışları, kayıtlanışları ve şartlanışları birbirlerinden etkilenerek oluşur. Aile bireyleri, girdikleri farklı ortamlardan etkilenerek, aile ortamındayken etkileşimde oldukları her şeyin üzerine yenilerini katarak kendilerine özel farkındalık düzeyleri oluştururlar. Toplumlar ise toplumları etkiler.
Böylece, etkileşim silsilesi devam ederken, sürekli düşünen insan varlığı, yaşadığı her olguya dayalı olarak oluşturduğu düşünce kalıplarıyla Dünya’nın cevheri otomasyon farkındalık düzeylerine etki eder.
Peki, düşüncelerimizle farkındalık düzeylerine etki etmek ne demektir? İnsan, düşüncelerini fiile dökme eğilimindedir. Fiile dökülen her düşünce, Dünya’nın organizma bilincine tesir eder; öyle ki Dünya’nın imkanlarında değişikliklere sebep olur. Düşüncenin kendine has enerjisiyle yayılan frekansların insanları, hayvanları ve hatta bitkileri, mineralleri etkilediği deneylerle ispatlanmıştır. Japon bilim insanı Masaru Emoto’nun su kristalleri üzerindeki deneyleri, düşüncelerin ve duyguların maddenin yapısı üzerindeki potansiyel etkisini gösteren popüler bir örnektir; suya söylenen olumlu veya olumsuz sözlerin, suyun kristal yapısını nasıl değiştirdiğini gözlemlemiştir. Bu, her bir düşüncemizin bir titreşim yaydığı ve çevremizle rezonansa girdiği fikrini destekler niteliktedir.
Tüm bunlarla birlikte, insanlık sahip olduklarının farkındalığını yaşayarak, evrimleştirici bir güç olduğunun idrakiyle, omuzlarındaki yükün farkında olarak Dünya’nın içinde bulunduğu bu durumdan kurtulmasına el birliğiyle yardımcı olabilir.
Sonsuz, sınırsız uzayda böylesi harika imkanlarla donatılmış başka bir gezegen yok. Dünya, eşsiz bir cennet bahçesi; onu korumak ve ona sahip çıkmak, sadece bizim için değil, gelecek nesiller ve tüm yaşam için vazgeçilmez bir sorumluluktur. Başka bir dünyaya “evet” demeden önce, tek gerçek evimiz olan Dünya’ya “evet” demeliyiz.
