AFFETMEK: İÇSEL BİR ÖZGÜRLEŞME YOLCULUĞU (ALINTI VE ÖRNEKLERLE)

 

Bu yazımda, kendi iç dünyamdaki fısıltıları ve zihnimdeki monologları sizlerle paylaşmak istiyorum. Her birimiz, bu dünyada bedenlenmiş, kendi yaşam koşullarımıza tabi varlıklarız. Deneyimlerimiz beşeri, duygularımız beşeri… Ama öyle bir an geliyor ki, hepimiz kendimize şu temel soruları sormaya başlıyoruz: “Ben kimim? Nereden geldim? Bu varoluşun anlamı ne?

Bu derin sorulara cevap ararken, fark ediyoruz ki aslında kendimiz sandığımız o “yersel kişilik,” yani tüm beşeri hallerimiz, yavaş yavaş terk edilmesi gereken katmanlar. Bu içsel yolculuk, kolay bir yol değil. Hatta hiçbir zaman kolay olmadı, olmayacak da. Peki neden bu kadar zor? Çünkü yolculuğumuz, ben merkezciliğin doruk noktasından başlıyor ve varmak istediğimiz yer Tek’lik Bilinciyle birleştiğimiz o BEN noktası. İlk “ben” bireysel ve sınırlı bir “ben”ken, ikinci “BEN” evrenseldir; o, çoğulun Tek’likteki halidir.

Bu sözleri dile getirmek ya da yazmak kolay. Asıl zor olan, bu bilinci yaşamak, idrak etmek ve yaşadığını da gerçekten anlamaktır. İçsel yolculuğa başlayan bir varlık elbette hemen o büyük BEN noktasına varmayı hedeflemez. Sadece menzilinde görebildiği en yakın noktaya doğru bir merakla ilerler…

Bu yolda ilerlerken bazen hiç de hoş olmayan durumlarla karşılaşırız. Her durum, her kişi ve her olay karşısında taktığımız maskeler zamanla birikir. İçsel yolculuğa başladığımızda ise, bu maskeleri teker teker çıkarmak zorundayız. Çünkü ancak o zaman, saf ve yalın Öz Benliğimize ulaşabiliriz. Öz Benliğimize ulaştığımızda, asıl yolculuk başlar: ezelden gelip ebede giden, yokluktan kaynaklanıp varlıkça sonsuz sınırsızlıkta süren bir seyir. Ne varılacak bir yer vardır, ne de yolun bir başı.

Bu noktaya varmadan önce uğramamız gereken çok durak var. Her durakta bizi oyalamalar, göz boyayıcı mizansenler ve bitmek bilmeyen sorular bekler.

Varlığımızın en derininde birikmiş fazlalıklar arasında, neredeyse her bireyin affetmekle ilgili sıkıntılar yaşadığını görürüz. Oysa affetmek, bu yolda ilerlemek için tahmin edilemez derecede yüksek bir güce sahiptir. Hem kendini affedebilmek hem de başkasını affedebilmek… Affetmeyi öğrenene kadar yaşadığımız sıkıntılar, kimi zaman nefrete kadar varabilir. Nefretin “insani bir olgu” olduğu söylenir. Evet, gerçekten de beşeri bir olgudur; ancak aynı zamanda insanı içten içe zehirleyen, sonunda dışa vurup irinli çıbanlar gibi patlayan yıkıcı bir duygudur.

Nelson Mandela’nın hayatı, affetmenin dönüştürücü gücüne en çarpıcı örneklerden biridir. 27 yıl hapis yattığı Apartheid rejiminin liderlerini affetmesi, Güney Afrika’da barışın ve ulusal uzlaşmanın temelini atmıştır. O, “Affetmek, mahkumu özgürleştirmek ve yürünen yolu temizlemektir” demiştir. Bu söz, affetmenin sadece karşı tarafı değil, asıl olarak affeden kişiyi özgürleştirdiğini en yalın haliyle anlatır.

Varlığımızı bu derece sağlıksız kılan, iç güzelliğimizi yok eden böyle bir olgunun kökten sökülüp atılması gerekir. Çünkü küçücük bir parçası bile kalsa, çıbanın yeniden ortaya çıkması için uygun bir zemin oluşturacaktır. Bu yüzden kişi, kendini derinlemesine analiz etmeli, iç hesaplaşmalarını yapmalı ve sonunda kendisine zarar veren, affedilmesi gereken her ne varsa onu iyileştirmeli ve affetmelidir. Bu sürecin sonucu ise, sökülüp atılan çıbanın bıraktığı boşluğa sevgi tohumlarının ekilmesidir.

Ekilen bu tohumlar, sevgiyle, paylaşmayla, hoşgörüyle ve anlayışla beslenip filizlenirken, ardımızda cennet bahçelerini andıran muazzam bir manzara bırakırız.

Dünya dediğimiz bu ortamda her türlü olayı deneyimleyebiliriz. Yaşadığımız olguların ve deneyimlerin yaşamımıza neler kattığını görmemiz önemlidir. Yıkımların, üzüntülerin, pozitif olmayan değerlerin üzerine inşa edilen yaşamlar ne bize, ne çevremize, ne de tüm dünyaya bir fayda sağlamaz.

Bu yazıda genel olarak affetme üzerinde durdum. Affetmek çok büyük bir erdemdir. Affedemeyen insanların sadece nefreti yaşadığını görmeyiz; onlarda kini, dedikoduyu, içten pazarlıklı olmayı, kıskançlığı da beraberinde görürüz. Affetmeyen kişi, affedemediği veya affetmediği kişinin kusurlarını görmek için can atar. Onun mutsuzluğu, kendi mutluluğu olur; başarısı ise kendi mutsuzluğudur. Her fırsatta affetmediği kişiye karşı manipülatif davranışlar sergileme arzusu duyar ve her yerde onun hakkında konuşmaya, yani dedikodu yapmaya başlar. En kötüsü olarak gördüğüm ise, içten pazarlıklı oluşu ve yüz yüze geldiğinde sahte samimiyetler, gülüşler sergilemesidir. Affetmeyi bilemeyen bir varlık, kendini içten içe tüketen bir kurt gibidir. Kısaca, bu durum sadece kişinin kendi Yüksek Benliğine zarar verir.

Psikolojik çalışmalar da affetmenin zihinsel ve fiziksel sağlığa olan faydalarını defalarca kanıtlamıştır. Kronik stres, yüksek tansiyon, depresyon ve anksiyete gibi durumların, affetme yeteneği gelişmiş kişilerde daha az görüldüğü bilimsel verilerle desteklenmektedir. California Üniversitesi’nden Dr. Everett Worthington, affetme üzerine yaptığı araştırmalarda, “Affetmek, acıyı azaltan ve yaşam doygunluğunu artıran bir ilaç gibidir,” demiştir. Bu, affetmenin sadece ruhsal değil, bedensel bir iyileşme getirdiğinin de güçlü bir göstergesidir.

Dilerim ki bu yazıyı okuyan herkes, kendilerine yeni bir sayfa açmak adına, içsel yolculuklarında daha da ileri gidebilmek için affetmekle alakalı sıkıntılarına eğilir ve affedemediklerini affedebilirler. Şunu asla unutmamalıyız: İnsan olarak bireysel irade ile hareket ederken hatalar ve yanlışlar yapmamız doğaldır. Ve sonsuz, sınırsız, mutlak Yaratan her bir canını sonsuz, sınırsızca affederken, biz insanların affetmeme gibi bir seçeneğinin olduğunu düşünmek, aslında ne kadar da anlamsızdır.

EYLEM BAŞMAN / AXOY MAHU