Her bir varlık, sonsuzluktan kaynaklanıp, sonsuzluk içinde doğrusal bir düzlemde yol almaktadır. Bu düzlemdeki ilk nokta, geçmiş, şimdi ve gelecek kavramlarını kendi içinde barındırır. Aynı zamanda, varlığın ‘an’lık olgusunu deneyimlediği o eşsiz andır.
Bu doğrusal düzlemdeki ilerleyişi, Dünya ortamındaki bir periyodik yaşam döngüsüne indirgersek; düzlemin ilk noktasını ana rahmindeki zigot oluşumu olarak ele alabiliriz. Düzlemdeki ilerleyiş ise zigotun ikinci kalp atışıyla başlar. Ve o andan itibaren, varlık için geçmiş, şimdi ve gelecek kavramları yaşanmaya başlar.
Düzlemi oluşturan her bir nokta birer koordinat olduğu gibi, aynı zamanda yaşanılan mekân boyutlarıdır da. Her bir mekânın kendine özgü bir varlığı vardır; örneğin bir okul, iş yeri, sokak ya da cadde. Her varlığın kendine özel bir mekânı ve zamanı olmasına rağmen, müşterek olarak paylaşılan zaman ve mekânlar da bulunmaktadır. İşte bu düzlem üzerindeki mekân koordinatlarında, bazen diğer varlıkların düzlemleriyle kesişmeler yaşanır. Hatta bu kesişmeler aynı anda birden fazla olabilir.
İki doğrusal düzlem arasındaki fark ise şudur: ‘A’ biriminin doğrusal düzlemindeki kendi zaman çizgisinde ‘şimdi’yi gösterirken, ‘B’ biriminin doğrusal düzlemindeki zaman çizgisinde geleceği gösterebilir. Veya ‘C’ biriminin şimdiki anı, ‘A’ biriminin geleceğinde, ‘B’ biriminin ise geçmişinde yer alabilir. Bu, zamanın ve algının ne kadar göreceli olduğunu gösterir.
Geçmiş, gelecek ve şimdi kavramı, insanların reel zaman döngüsü olarak kabul ettikleri, bir gün dönümünün hareketinden ibarettir. Bir gün dönümünün bitip ikinci gün dönümünün başlamasıyla, ilk gün dönümü dün (geçmiş zamanı) temsil ederken, ikinci gün dönümü bugünü (şimdiki zamanı), üçüncü gün dönümü ise yarını (gelecek zamanı) oluşturur. Gün dönümlerinin başlayışlarını, devamını ve bitişini, güneşin doğudan doğup batıdan batmasıyla ilişkilendiririz.
Bu noktada, modern fiziğin kurucularından Julian Barbour’un “Zamanın Sonu” (The End of Time) adlı eserindeki iddiaları düşündürücüdür. Barbour’a göre, zaman bir illüzyondur ve evren aslında “şimdi” anlarından oluşan bir koleksiyondur. Her an, kendi içinde eksiksiz ve ayrı bir varoluşa sahiptir. Bu felsefe, lineer zaman algımızın aslında algısal bir kurgu olduğunu ve her anın kendi içinde bir bütünlük taşıdığını vurgular, metnimizdeki “mutlak şimdilik” kavramıyla güçlü bir paralellik sunar.
Dünya kendi ekseni etrafında dönerken gece ve gündüzü, yani “günü” oluşturur. Dünya kendi ekseni etrafında dönerken, aynı zamanda güneşin etrafında da döner; bu da “yılları” oluşturur. Güneş sisteminin logosu, Atlanta RA Terminolojik Sistem Kayıtlarında ‘DAVOS‘ olarak geçmektedir. Davos ve onun çekim gücüne kapılmış on-on iki gezegen vardır. Güneş Sistemi, Davos ile gezegenlerin oluşturduğu bir bütündür.
Demiştik ki, Dünya’nın güneş etrafında dönmesiyle seneler oluşmaktadır. Bu durum, sistemi oluşturan tüm gezegenler için de geçerlidir. Venüs’e göre bir yılın oluşabilmesi için güneşin etrafında 224 günlük bir süreç gerekirken, Merkür’de bu durum 88 gün gibi daha kısa bir zaman gerektirir. Uranüs’te ise bu zaman çok daha uzundur; yaklaşık 165 yılı kapsamaktadır. Görüyoruz ki, ölçülebilen uzay-zaman değerleri değişkendir. Bu değişkenliğin nedeni, Güneş Sistemi’nin uzay-zaman karakterinden kaynaklanmaktadır. Bizim Güneş Sistemi’mizdeki uzay-zamanın karakteri ‘Alfa’dır. Sadece sistemimizin uzay-zaman karakteri Alfa olmakla kalmıyor; sistemin içinde yer aldığı Samanyolu Galaksisi’nin iç uzayı da Alfa karakterlidir.
Samanyolu Galaksisi’nin merkez koordinat düzeninde de bir güneş vardır; buna ‘Galaktik Güneş‘ denilmektedir. Galaksinin içinde yer alan güneş sistemleri, bu devasa boyutlara sahip Galaktik Güneş’in etrafında da devinim yapmaktadır. Bizim Güneş Sistemi’miz için bu süreç 26.000 senelik bir döneme denk gelmektedir. Galaksinin de kendine ait bir uzay-zamanı var diyebiliriz. Uzay-zaman karakteri aynı olsa da (Alfa), zamanların geçişleri ile ilgili değişkenlik söz konusudur. Alfa zaman, doğrusal bir düzlemde geçmişi, şimdiyi ve geleceği oluşturmaktadır.
Zamanların değişkenliğini göstermek için hep matematiksel değerleri kullanarak ifade ettik. Matematik, hayatın her yerinde kullanılabilen bir bilimdir. Peki nedir bu matematik? Atlanta RA Öğretisi’nde matematik, İLM-KHA-VİRM olarak bilinmektedir. Bu, deneyimlenmemiş bilginin KA ve HA gücü kullanılarak, deneyimli hale getirilip bilinebilmesidir. Aslında burada bahsedilen mesele, cevherin ve gücün öz bilgi ile işlenebilme aktifliğidir ki buna kültleme diyoruz. Kültleme gücü iki aşamalı fonksiyonla devreye sokulabilir: Kadiriyet ve Hakimiyet. Kadir olabilmek için Hakim olabilmek gerekir. Konumuz olan Alfa uzay-zaman değerlerine Hakim olmadan Kadiriyet fonksiyonu vurgulanamazdı.
Bundan binlerce yıl önce (yine Alfa uzay-zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek kavramlarına başvurarak ifade ediyoruz), kadim uygarlıklar olan Mısır, Aztek, ve Sümer uygarlıkları, astronomik bilimde ileri gitmişlerdir. Bu bilimdeki ilerleyişleri sayesinde, gezegenlerin, güneşin hatta yıldızların uzaydaki seyirlerini gözlemlemiş, Dünya’nın güneş etrafındaki periyotlarını incelemişlerdir. Ve her bir uygarlığın yaşadığı dönemler göz önüne alındığında, sahip oldukları kısıtlı imkanlarla neredeyse şaşmaz nitelikte doğru takvimler ortaya çıkarmışlardır. Günümüz insanları hala geçmişteki bu yüce bilgiden istifade etmektedirler.
Örneğin, Mısırlıların Sirius yıldızına dayalı Sothic döngüsü takvimi, Nil Nehri’nin taşmasıyla senkronize olup tarım ve toplumsal yaşamlarını düzenlemelerinde kritik rol oynamıştır. Bu takvim, her 1460 yılda bir kendini tekrar eden Sothic döngüsüne dayanır ve Mısırlıların astronomik gözlemlerindeki inanılmaz hassasiyeti ve kozmik döngülerle kurdukları derin bağlantıyı gözler önüne serer.
Yine bu insanlar, çok özel bir günden bahsetmişlerdir: 22 Aralık 2012. Bu tarihi “günlerin sonu” olarak ifade etmişlerdir. Dünya bilim insanları bunu genellikle “Dünya’nın sonu” olarak algıladıkları için bu bilgiye karşı çıkmışlardır. Halbuki kadim yüceler, “günlerin sonu” demişlerdir, yani “bilinen zamanın sonu“ demişlerdir. Bilinen zamandan kasıt, Alfa uzay-zamanın sonudur. Bu, Dünya’nın sonu değil, insanların doğrusal bir düzlemde geçmiş, şimdi ve gelecek kavramlarıyla yaşayıp dualitik bir algı oluşturmasını sağlayan zamanın sonudur.
22 Aralık 2012 tarihi yerine başka bir tarih söyleyebilir miyiz? Elbette ki evet. Ancak bu, olacak olanı değiştirir mi? Kesinlikle hayır! Çünkü olacak olan zaten bir sisteme bağlanmış ve periyot periyot bu zaman yaşanacaktır.
Yalnız şunu belirtmekte fayda vardır: Güneş Sistemi’miz daha önce birçok defa 26.000 senelik döngülerden geçmiştir. Ancak bizlerin de şahit olacağı bu 26.000 yıllık döngüde, “Galaktik Hizalanma“ hadisesi yaşanacaktır.
22 Aralık 2012 tarihini özel kılan şudur: Dünya daha önceki 26.000 senelik döngülerden öyle veya böyle etkilenmiştir. Ancak hiçbirinde “zamanın sonu” tanımlaması yapılmamıştır. Sadece Alfa uzay-zaman döngüsünün periyot değerlerinde küçük sıçramalar yaşanmıştır. Ancak bizlerin de şahitlik edeceği 26.000 senelik son döngünün son gününde, Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisi etrafındaki periyodunda “Galaktik Güneş“ ile karşı karşıya gelecek ve Galaktik Güneş’in etkileşiminden üst düzeyde faydalanacaktır. Sadece bu değil; Güneş Sistemi ve içinde yer alan tüm gezegenler, sistemin güneşi ile aynı düzlemde hizalanacaklar. Gezegenlerin çekim güçleri birbirlerinden etkilenecek ve Güneş’in çekim gücüyle birlikte titreşirken muazzam bir etkileşim alanına gireceklerdir. Bu sırada Samanyolu Galaksisi’ni bekleyen ilginç fenomenler vardır. Ancak şimdilik, bilinen zaman olan Alfa uzay-zamanın sonlanma hadisesini anlamaya çalışıyoruz.
Sistemin bu tarz hizalanışı sırasında Dünya’da yaşayan bizler, bildiğimiz zaman çeşidinin sonlandığını yoğun bir şekilde yaşayacağız. Eş zamanlı olarak oluşan bu fenomenlerle, güneşin artık doğudan doğmadığına şahit olacağız. Doğudan doğmayıp, batıdan batmayan güneşin, gün dönümü aralığı da farklı olacaktır. Zaman kavramlarının değişimi ile artık geçmişin, şimdinin ve geleceğin yetirildiği, değişime uğradığı bir zaman çeşidi vardır ki, buna Atlanta RA Öğretisi’nde ‘Beta Zaman‘ diyoruz.
Tüm bu kozmik dans ve Galaktik Hizalanma hadisesi, bize sadece evrensel bir değişimi değil, aynı zamanda kendi varoluşumuzda da köklü bir dönüşümü işaret ediyor. Alfa uzay-zamanının sonlanması ve Beta Zaman’a geçiş, artık bildiğimiz “geçmiş, şimdi ve gelecek” kavramlarının ötesine, daha bütünsel ve eş zamanlı bir idrake kapı aralıyor. Güneşin farklı bir doğrultudan doğuşuna tanıklık etmek, sadece gökyüzündeki bir değişim değil, aynı zamanda algımızın, bilincimizin ve yaşamla olan ilişkimizin de yeniden tanımlanması anlamına geliyor.
Bu yeni zaman dilimi, bizleri alışageldiğimiz dualistik düşünce kalıplarından sıyrılarak, daha yüksek bir farkındalık düzeyine evrilmeye davet ediyor. Alfa uzay-zamanının döngüsünün sonu, bir son olmaktan çok, sonsuz potansiyellerle dolu yeni bir başlangıcın habercisidir. Artık zamanın sınırlayıcı zincirlerinden kurtularak, daha geniş bir idrak ve yaratım gücüne erişme fırsatına sahibiz.
Üzerimizdeki sorumluluk büyük: bu kozmik uyumlanmaya ayak uydurmak, eski kısıtlayıcı inançlarımızı bırakmak ve yeni zamanın getirdiği potansiyeli idrak ederek insanlık olarak kolektif bilincimizi yükseltmek.
Unutmayın: Geçmiş sadece bir yankı, gelecek ise henüz yazılmamış bir melodi. Gerçek güç, “An”ın mutlak şimdiliğinde gizli. Bu an, her şeyin başladığı ve bittiği, bilincimizin dans ettiği kutsal düzlemdir.
Her birimiz, bu kozmik senfonide benzersiz bir notayız. İçimizdeki bu eşsiz frekans, evrenin sonsuz rezonansıyla buluşurken, artık sadece zamanın akışında sürüklenen varlıklar değil, zamanın kendisiyle uyum içinde titreşen bilinçler olmaya davetliyiz.
Alfa’nın sonu, Beta’nın şafağı… Bu, bir çağın kapanışı ve insan bilincinin bir üst boyuta sıçrayışı demektir. Bu değişime direnmek yerine onu kucakladığımızda, sadece kendi bireysel kaderimizi değil, tüm insanlığın ve gezegenin kaderini yeniden yazma gücüne sahip olduğumuzu göreceğiz.
Beta Zaman’a hoş geldiniz; uyanışın, dönüşümün ve sonsuz potansiyelin yeni zamanına! Şimdi harekete geçme ve bu eşsiz ana tanıklık etme zamanı.
